Hayat ulaştığımız sonuçlar kadar, yürüttüğümüz süreçlerden de oluşur. Yani, bir dağın arkasındaki hazineye ulaşmak için yürüdüğümüz süre, belki de, dağın arkasına ulaştıktan sonra geçireceğimiz süreden daha fazladır.

Görsel: Voytek Pavlik

Öyleyse, bu yolculuğu hangi koşullarda yaptığımız, yürürken gözümüzü nereye çevirdiğimiz, kimlerle sohbet ettiğimiz, neler öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz de, sonunda “bulmayı umduğumuz” hazine kadar kıymetlidir; belki de daha fazlasıdır.

Paradan para kazanmayı hedefleyenlerin ve zamanını/emeğini bu işe yatıranların yolculuk boyunca sahip oldukları pek az şey olduğuna inanıyorum — Maddi kazanç hariç, hangi hisselerin veya coin’lerin değer kazanıp hangilerinin değer kaybedeceğiyle ilgili öngörüde bulunabilme kabiliyeti belki.

Buna karşın, ben hayatta yapmak istemediğim şeyleri ayıklamak ve yapmak istediklerimi tespit edebilmek için çok basit ama güçlü bir araç geliştirdim kendime; o da kendi kendime sorduğum bir sorudan ibaret:

Bugün evime hırsız girse ve tüm mal varlığımı çalsa, dün yaptığım şeyler boşa gider mi?

Basit bir soru, ama doğru yanıtlara…


Küçük yaşta mutluluk duygusunu zihnimize kazırken onu tattıran kişiler ve nesnelerle birlikte işliyoruz. Eşyalar zamanla işlevini yitirse bile, körpe beynimize beraber kazındıkları duygularla birlikte anılıyorlar.

Hayatta mutluluğu ve tatmini geçmişte aramayı bırakmak ve nostalji hastalığından kurtulmak adına nihayet sattım bu canavarı birkaç ay önce. Gelgelelim, ne zaman mutsuz veya keyifsiz hissetsem kendimi Ekşi Sözlük’teki Amiga 500 başlığında bulmaya devam ediyorum, o da ayrı mesele.

Çok küçük yaşta mutluluk duygusunu zihnimize kazırken onu tattıran kişiler ve nesnelerle birlikte işliyoruz. O nesneler zamanla işlevini yitirse, insanlar hayatımızdan çıksa bile, körpe beyinlerimize beraber kazındıkları duygularla birlikte anılıyorlar. Ve biz ne zaman o artık erişilemez olan çocuksu heyecana ve mutluluğa özlem duysak, bu duyguları cisimleştiren nesnelere yöneliyoruz.

Bu durum şüphesiz eski nesiller için de böyleydi ama onların durumu bizimkinden…


Geçenlerde WordPress sitelerimden birini daha Laravel tabanlı bir yapıya aktardım. Ancak bu seferki süreç biraz zorluydu; optimize edilmemiş hâlde bulunan fotoğrafları dinamik bir şekilde, Laravel Spatie MediaLibrary kütüphanesini de kullanarak yeniden oluşturdum (responsive sürümleriyle birlikte).

Her şey yolundaydı ancak tüm dosyaları sunucuya yükledikten bir süre sonra fark ettim ki, isminde büyük İ veya yumuşak g, ç, ü gibi harfler, kısacası Türkçe karakter barındıran dosyalar sunucudan yüklenemiyordu.

İlk başta sorunun sunucu kaynaklı olduğunu düşündüm ancak yanıldığımı anlamam uzun sürmedi.

Dosyalar bir şekilde Linux’takinden farklı encode edilmişti ama nasıl

Lafı uzatmayayım, nihayetinde Mac OS’in UTF-8 encoding’inin “NFD” tipinde olduğunu, ancak tüm Linux…


JavaScript’te kod akışını bir işlem tamamlanana kadar duraklatmanın en basit yolunu anlatıyorum.

Bu metinde async/await konseptinin ne olduğunu açıklamayacağım; tanımını zaten Google’da arayarak bulmanız mümkün. Asıl göstermek istediğim bu ikiliyi en basit hâliyle kullanmanın yolu; çünkü bu konuda bir örnek aradığınızda karşınıza çıkanlar genellikle fazlasıyla uzun ve kafa karıştırıcı oluyor.

Öyleyse kısa bir örnekle hemen başlayalım: Masaüstünüzde test.html isminde bir dosya yaratıp, aşağıda göreceğiniz kodu içine kopyalayın ve dosyayı çalıştırın:

Bu kodu çalıştırdığınızda “Birinci mesaj” ekrana basılacak ve sonrasında ancak iki saniye beklendikten sonra “İkinci mesaj” gösterilecektir.

Şimdi diyebilirsiniz ki, “Bunda yeni bir şey yok; bu yaptığını zaten setTimeout ile yapabiliyorduk.” Doğru, bu örnekte async/await’i özellikle cazip kılacak bir durum yok…


İnternetin masamız ve dizüstümüzden sonra cebimize de girmesi, kendimize ayırdığımız çevrimdışı zamanların azalmasına neden oldu. Üstelik artık birer “sosyal medyakolik” haline geldik.

Doğrudan bu yazıyı yazmak için bilgisayar başında bulunduğum anı ele alarak başlamak istiyorum: Solumdaki ekranın üst kısmında bulunan e-posta istemcisi her iki üç dakikada bir yeni gelen e-postalar olduğunu belirterek beni uyarıyor. Hemen altında bulunan iki farklı tarayıcı sekmesinde Facebook ve Twitter güncellemeleri akıyor; bir arkadaşımın eklediği yeni fotoğraflar dikkatimi çekiyor. Birkaç cümle yazıyorum, derken telefonuma 3G paketimin ertesi gün yenileneceğini bildiren bir SMS geliyor.

Bakiye sözcüğü aklıma diğer ödemelerimi getiriyor, müşterisi olduğum bankanın sitesine girerek küçük çaplı bireysel para akışımı kontrol ediyorum. Birkaç cümle daha yazıyorum ve o esnada sabit telefon çalıyor. Telefonu açmıyorum, fakat arayan kişi cep telefonumu…


Sosyal medya bir nehir gibi hızla akıyor ve bir hafta önce konuşulan, bir hafta sonrasına kalmıyor. Peki ya interaktif sözlükler? Başka ve daha kalıcı bir sosyal medya mümkün mü?

Dünya çapında düzenlenen bir etkinlik olan Sosyal Medya Haftası’nın İstanbul ayağı geçtiğimiz ay İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Ben de bu etkinlik bünyesinde yer alan “Sosyal medyada muhalefet mümkün mü?” başlıklı bir panelde bir interaktif sözlük yöneticisi sıfatıyla konuşma fırsatı buldum. Bu bahaneyle, panel esnasında Facebook ve Twitter gibi popüler sosyal medya ortamlarıyla daha eski ve daha “bizden” olan interaktif sözlük sitelerini de karşılaştırma imkanım oldu.

Bu konuyla ilgili bir araştırma yaparken, Sosyal Medya Haftası etkinliğinin Twitter hesabında bir kullanıcının yazdığı şu iletiye rastladım: “Artık bir dakikadan uzun videolar, ya da 140 karakterden uzun yazılar uzun…


Birden fazla bilgisayar kullanan veya kısa aralıklarla sürekli yeniden sistem kuran kullanıcılar bir “sanal göçebelik” halini sürüyor. Bu göçebeliği sürdürmek hem zaman, hem de emek kaybına neden oluyor. Sorunun çözümü ise platform bağımsız yazılımlardan ve bulut bilgi işlemden geçiyor.

Farklı işletim sistemleri arasındaki düzenli göç hareketlerim esas olarak 1999 yılında başladı diyebilirim. Öncesinde elbette Amiga Workbench’ten MS-DOS’a, oradan Windows 3.1'e, ardından Windows 95'e ve Windows 98'e geçmişliğim vardı; ancak o zamanlar benim için işletim sistemi değiştirmek genellikle Microsoft’un son kullanıcıya yönelik geliştirdiği işletim sistemlerinin çıkış tarihlerine endeksliydi.

Linux dağıtımları: Sanki hep “daha iyisi” vardı

1999 yılında SUSE 6.2 ile Linux dünyasına adımımı attım. Bu adım aynı zamanda yanlış bir şekilde gerçekleştirdiğim disk bölümleme işlemi nedeniyle birkaç yıldır biriktirmiş olduğum tüm kişisel verilerin bir anda yok olması anlamına geliyordu. Sanal göçebeliğin ilk acı tecrübesini bu aşamada tattım. Hatta Linux’u kaldırarak Windows’a geri dönmeyi de başaramadığım için bir…


Bir yandan iPad ve benzeri tablet bilgisayarlar yaygınlaşırken, diğer yandan e-mürekkep teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. Türkiye’de de geçtiğimiz aylarda satılmaya başlanan e-kitaplar ve e-kitap okuyucuları adeta yeni bir devrin habercileri gibi.

İnternet kullanımı yaygınlaştıkça, bilgisayar ekranlarından okunan metinlerin miktarı da her geçen gün biraz daha artıyor. Birçok bilgisayar kullanıcısı, işi veya okulundan ötürü gününün önemli bir kısmını beyaz ekrana bakarak geçiriyor ve sayfalarca belgeyi bilgisayar ekranlarından okumak durumunda kalıyor. Bu durum, geçen zamanla birlikte çeşitli göz bozuklukları ve kronik baş ağrısı gibi sağlık problemlerinin doğmasına yol açıyor.

Teknolojinin giderek hafiflemesi, yani internete ve belgelere önce dizüstülerden, ardından da cep telefonları ve tablet bilgisayarlardan ulaşılabilmesi aslında konforumuzu sanıldığı kadar artırmadı. Aksine, masa başında bilgisayarla geçirdiğimiz zamana ilave olarak, yine ışık kaynağı olan LCD ekranlara baktığımız ve gözlerimizi yormaya devam ettiğimiz mobil zamanlar…


Geniş bant internete hasret büyüyen nesiller sonradan görme zenginlere taş çıkartacak bir hırsla tüm interneti indirmeye çalışıyor. İndirilen dosyaların değil, salt indirme eyleminin kutsandığı bu durumu “Download hastalığı” olarak adlandırmak yersiz olmaz.

Geniş bant internete geçtiğiniz günleri hatırlıyor musunuz? Artık dosya indirmek istediğinizde telefon hattınızı meşgul etmenize gerek kalmayacaktı, internet daha hızlıydı ve üstelik sürekliydi. Bu tecrübeyi yaşayan yakın bir arkadaşım, iki haftalık bir tatile çıkmadan önce bilgisayarını açık bırakmış ve eMule programı için irili ufaklı dosyalardan oluşan yaklaşık 600 parçalık bir liste hazırlamıştı. Bilgisayarını download amacıyla aylarca kapatmayan kişiler olduğunu ise gözlememiş olmama rağmen birçok yerde okudum.

İlk başlarda birçok kişi çoktandır indirmek isteyip de indiremediği dosyaları indirdi elbette, yani ihtiyacını karşıladı. Ancak daha sonra beklenmedik bir gelişme oldu. İndirilmek istenen dosyalar bitse de, indirme isteği geçmiyordu!


Uzmanlar cep telefonu kullanıcılarını sürekli maruz kalınan yüksek radyasyon seviyesine karşı uyarıyor. Oysa piyasada düşük SAR değerine sahip telefon bulmak mümkün değil.

Birçoğumuz için 1990'ların sonuna kadar radyo, televizyon ve telsiz telefonlar haricinde kablosuz iletişim kurabilen aygıtları kullanmak söz konusu değildi. Günümüzde ise cep telefonları ve kablosuz internet teknolojisinin keyfini çıkarıyoruz. Ancak bir yandan da radyasyona bağlı kanser vakalarının sürekli arttığı bir devirde yaşıyor olduğumuz gerçeği söz konusu.

Cep telefonlarının vücuda yaptığı etki, daha doğrusu vücudun bir kilogramının sıcaklığını 1 derece yükselten elektromanyetik enerji miktarı SAR (Spesific Absorbtion Rate — Özgül Soğurma Oranı) olarak adlandırılıyor.

NTVMSNBC’nin haberinde Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Alkan, SAR değeri hakkında şu açıklamaları yapıyor: “SAR değerinin yüksek olmasının insan sağlığına etkisi ısıl…

Serdar Cevher

Full Stack Developer | Technical co-founder of off2class.com | Founder of valizim.com | Ex contributor @PCnetDergisi

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store